...


Salı, Aralık 22, 2009

Mutlu kasım ve her zamanki gibi aralık

Sevgili blog,

Geçen ay iyidim. Gerçekten iyidim, ve uzun bir süreden sonra iyi olmak bana çok iyi gelmişti. Hatta kendimce bir ad takmıştım geçen aya--"mutlu kasım" dedim ona. Çünkü çok sade ve çabasız bir şekilde mutluydum. Hele "biraz sürsün ne olur", "sürecek bu galiba, sürüyor bak" diye umutlanmıştım, heyecanlanmıştım.

Ama ben galiba uzun bir süre mutlu olma yeteneğimi yitirdim. Ya da (daha sahih olmak gerekirse) bir şekilde hayatım herhangi bir anda mutlu oluyorsa, onu mutlu olabilecek şekilde devam ettiremiyorum.

Bir şey anladım: 27 senedir "olarak" yaşadığım o "biri" yok olmadı bu kasım ayında. Pekala burada ve benim o. Vaziyet kasım danslarımı durdurduğu şu anda, hayattan yorulmuş eski kimliğimin hala üzerimde olduğunu farkediyorum--yıpranmış, kırışmış, kokuşmuş, rengi gitmiş bir mont gibi. Şu anda o mont çok ağır duruyor omuzlarımda.

Cuma, Kasım 27, 2009

Bir masala 20 dakikalık ziyaret


Resmin kaynağı

Bugün bir masalla 20 dakika geçirdim. 16.40'ta Petek'te* buluştuk. Önceden ayarlanmış bir şey değildi, yukarı çıkarken yanından geçiyordum Petek'in. Saat 16.33'tü ve farkettim ki Petek bildiğimiz Petek değildi--bir masal imgesine anahtar deliği olmuştu. Bakasım geldi tabi, ve birine anlatasım geldi. Telefonumu çıkartıp az çok şöyle yazdım bir arkadaşıma:

Petek'i bir görsen--masaldan çıkmış gibi. Çok az sis var, görüntüye rüyavi bir yumuşaklık katıyor. Görüntü gerçek değil--resim gibi, sis de o resimdeki boya granülleri. Sular, toprak, gök--hepsi söndürülmüş bir mavinin çeşitli nüanslarında. Güneşin battığı tarafta üşümüş bir pembe yavaş yavaş vişne rengine dönüşüyor. Sularda hareket yok, sadece Arnavutköy tarafında hareketsiz bir takım gemi var. Uyuyan bir çete kuş gibiler ve belki bu rüyavi manzara onların rüyası. Yükseklerde uykularını koruyan Ay--parmakla ucundan göğe basılmış, saydam, limonlu bir cilayla parlayan küçük bir monet. Üzerinde tuhaf bir çizim. Belki sihirli krallığın efsanevi hükümdarlarındandır portresi monette çizilen, belki de, ressam rahibinin afyonla sıvılandırılmış zihninde aldığı şekliyle--Morpheus'un ta kendisidir.

Tamam, kabul ediyorum--yukarıdaki mesajın bir kısmını yazmıştım sadece arkadaşıma, öbür kısmı da "keşke yazsaydım" kısmıdır. Hangisi ne çok mühim değil, çünkü yukarıda yazdıklarım hepsi aklımdan geçmişti, mesaja sadece bir kısmını sığdırabildiysem de. Çok yalancı değilim, biraz.

Ben bunları yazarken yokuştan inen kalabalık ve gürültülü bir grup da masalı farketti. Fakat gördüklerini anlamak için, gruptakiler fazla beraberdi ve keyifleri fazla iyidi--zihinleri o keyif ve beraberlikle kördü. Masal bir an önce öldürdükleri zade bir av olurcasına, fonunda sırıtan figürlerinin resmini çektiler. Üç-dört sırıtan figür, sonra üç-dört daha. Mumkün olsaydı masalın sırtına ayaklarını dayayıp öyle de çekerlerdi, ama mümkün değildi. Bir konuda haklılardı--masal onlar için ölüydü ve asla bir daha yaşamayacaktı.

Arkadaşıma yazdıklarımı bitirdiğim an, masala pencere de kapanmıştı. Kararınca Petek başka bir şey oldu--güzeldi, ama artık masal imgesi değildi. Masalı ziyaret etme süresi 20 dakikaydı ve bu süre benim için sona ermişti. Ama ben üzülmedim. Kalkıp gittim ve bütün akşam çok mutluydum: bir masalı ziyaret etmek her gün insanın başına gelen bir şey değil ne de olsa.

*Petek--okulumda sevilen bir yere verilen ad. Birkaç metre karelik bir şey. Yüksek ve dik bir tepeden İstanbul Boğaz'ına açık ve geniş bir manzara açılıyor. Eşiğe daha yakın ve daha uzak manzaraya bakan banklar var. Fakat benim için oturulması en zevkli yer tam eşikte--üzerinde bankların kurulduğu beton düzlemin kenarında. Oradan hem manzaraya en geniş açı açılıyor, hem de, aşağıya baktığınızda, ağacıyla, binasıyla Boğaz'a inen tepenin yakası görünüyor, böylece suya göre bulunduğunuz yükseklik daha çarpıcı olarak kendini belirtiyor.

Salı, Ekim 13, 2009

Bazen konuşurken kendinden yabancılaşabiliyor insan. Konuşurken kendinizi bir yandan izliyorsunuz ve kendinize katılmıyorsunuz, söylediklerinizin kaba ve klişe olduğunun farkında oluyorsunuz, konuşma bittikten sonra da kendinizi bu kadar kötü ve katı bir şekilde ifade ettiğiniz için, fikirlerinizi bu kadar yanıltıcı bir şekilde ilettiğiniz için kendinize küfür ediyorsunuz. Çok kötü bir his--kendinizi sahte hissediyorsunuz. Saatlerce, bazen günlerce geçmeyen kötü bir tat bırakıyor insanın ağzına böyle bir olay.

Son zamanlarda, hatta son yıllarda neden bu hise o kadar maruz kaldığımı merak ediyorum. Eskiden pek başıma gelmezdi bu, şimdiyse ağzımı açmaktan korkmaya başladım. Yanlış yerlerde miyim acaba, yanlış şeylerle mi uğraşıyorum?

Çarşamba, Ekim 07, 2009

İstanbul'da

İstanbul'a geldim ve İstanbul beni tanımadı, ben de İstanbul'u.

Kısa saçımla yakışıklı olmuşum. Saçımı kestirmem doğru seçimmiş. Tombul olmuşum. Çok kilo almışım, buram da dolmuş, şuram da dolmuş--10 kilo filan almışım, iki Bespelled olmuşum.

Yeni gözlüklerle İstanbul'u gördüm--Petek'ten köprü ışıklarını gördüm, İstanbul'daki arkadaşlarımın yüzlerini gördüm, okulumuzun yanındaki börekçinin adını okuyabildim: "Meşhur Rumeli Hisar Börekçisi" imiş. İstanbul'u gece görebildim--pek güzelmiş. Boğaz'ı, onu çevreleyen tepeleri, kıpır kıpır sularını, güneş ışıgıyla nasıl oynadıklarını, ruzgar varken o sulardan kagıttan yapılmışçasına giden gemileri tam sözüyle görebildim--pek güzellermiş.

Bebek kapısına inen yokuşun kenarlarındaki ağaçların bir kısmı kestaneymiş, tam Kişinev'de gibi (eski gözlüklerimle onlar sadece "agaçtı"). Ve tam Kişinev'de olduğu gibi, sonbaharın yaprakları sararıyor ve kestaneler küçük lastik toplar gibi her yere düşüp dağılıyor. Ve tam Kişinev'de gibi kestanelerle oynadım ve lise yıllarından bu yana yaşayamadığım Kişinev sonbaharını yaşıyor gibi hissettim kendimi.

Kilo almışım--derslere başladığım zaman verecekmişim. Yeni saçım çok güzel olmuş--eski saçım şekil almıyormuş, gençleşmişim. Bana alışılamıyormuş, yeni saçlarla çok normal olmuşum. Çok değişmişim, sokakta beni görseler tanıyamazlarmış.

Tanımıyorlar da. Komik oldu: eskiden kötü gözlerimin nedeniyle ben kimseyi tanıyamıyordum sokakta, insanlarsa beni tanıyıp çağırırdı, şimdi ben tanıyorum herkesi, onlarsa tanımakta zorluk çekiyorlar.

Büyük olmuşum. Güçlenmişim. Yeni saçlarla çok "cute" (tatlı) görünüyormuşum, tam "smart" (akıllı) tipi olmuşum--Oxford'da çalışan tipi. Göbeğim pek büyükmüş. Artık biraz kilo vermişim. Yeni tipimle tam televiziyondaki Amerikalılar gibi olmuşum. Yeni saçlarla tam yaşımı gösteriyormuşum--eskiden göbekli bir "teenager"e (ergene) benziyormuşum. Beslenmişim: "yanaklar!" Yeni gömleklerim çok güzelmiş. Giydigim tam gay gömlegiymis. Zaten pezevenk gömlegiymis giydigim.

Lafın kısası, bunlardır üç aylık bir aradan sonra İstanbul ve ben arasında geçen ilk muhabetler. İlk şaşkınlık geçtikten sonra birbirimize sarıldık ve her şeye ragmen birbirimizi sevdigimizi soyledik. Budur hikaye. Masal gibi--mutlu sonu bile var

Pazar, Eylül 20, 2009

"Normal" kavramı üzerinde alaturca denklemler

Karşımda iki tane grotesk haber var: bir ve iki.

İlk habere şimdilik değinmeyeceğim--böyle bir gaddarlığı yorumlamak için söz bulamıyorum. Hadi o zaman Myspace ve LastFM'ın Türkiye'de kapatılmasını yorumlamaktan başlayayım bu yazıya.

İnternet yasasının çalışmadığını, amaçlarına uygun olmadığını ve o amaçlara ulaşılmasını (sağolasın) sağlayamadığını, dolayısıyla tamamen gereksiz bir baş belası olduğunu Erdoğan bile anladı (bkz mesela). Peki neden bu, uygulaması hiçkimseyi memnun etmeyen yasa konusunda bir şey yapılmıyor? Çünkü Türkiye'de bir yasanın böylece yamuk işlemesi olağanüstü değil, normaldir. Ve malesef Türkiye’de “normal”in çeşitli anlamları olduğu pek dikkate alınmıyor: bu anlamlar karıştırılıyor ve bunun sonucu ortaya garip denklemler çıkıyor. Şöyle ki “olağan”, “normal” olduğu için, “olması gereken”e eşit oluyor. Asıl “olması gereken” ise, başka uygun bir değerin yokluğunda “inşallah”-a eşit kalıyor.

İnternet yasası böylece olağanüstü bir “başarı seviyesi” yakalayan tek kanun değil Türkiye’de. Bu tür yasalardan çok var bu ülkede ve onlarla nasıl başa çıkacağımızı öğrendiğimizi düşünüyoruz, yaratıcı ve esnek esasımızla gurur duyuyoruz. Mantık kolay: ülkece uygulanıyor, dolayısıyla değiştirilecek değil, idare edilecek bir şeydir böyle bir yasa. Aynen İstanbul'da trafik ya da Florida'da fırtına gibi, Türkiye’de yaşamaya tabi olan bir risktir ve onu idare edeceğiz. Türkiye’de düzenli bir şekilde görülen doğal afetler listesi: kuraklık, deprem, sel ve baş belası yasalar.

İşler böyle olunca İnternet'in sansürsüz ve insanın istediği gibi giyinme hakkı “olması gerekir” tabi, ve “inşallah” bir gün Türkiye, İnternet’i sansürlemesini gerekmeyeceği ve transeksüelleri (bile!) rahat yaşatabileceği derecede gelişmiş bir ülke olur. Şimdilik ise, Tayyip Bey giriyor Youtube-a, siz de girin, ey millet! Transseksüel arkadaşlarımızdan ise Türkiye’nin gelişme seviyesine karşı gerekli anlayışı sergilemelerini kibarca rica ediyoruz. Böyleyeken böyle--idare ediyoruz işte.

Cuma, Eylül 11, 2009

Hayrola?


hayrolamod


Perşembe, Eylül 03, 2009

Kitap-blog

Bir rüyam var--şöyle bir widget bulsam ya da yapsam ki, okuduğum kitapları yorumlarımla güzel güzel göstersin.

Şimdilik şu Shelfari zıvırı buldum--apacele. Epey güzel tarafları var, ama ne yazık ki kitaplar üzerinde kendi yorumlarımı görüntüleyemiyor blogda. İstiyorum ki mouse kitabın resminin üzerine gelince yorumum şöyle güzel pop-up şeklinde çıksın, ama yok.

Bir de Blogger dosya depolamaya ve kullanmaya düzgün yetki vermediği için kendi kodumu toplamaya kalkarsam, basit değil--kurnaz bir şey olması gerekecek; dolayısıyla işin içinden çıkmam.

Ne diyeyim, aramaya devam.