...


Salı, Ekim 13, 2009

Bazen konuşurken kendinden yabancılaşabiliyor insan. Konuşurken kendinizi bir yandan izliyorsunuz ve kendinize katılmıyorsunuz, söylediklerinizin kaba ve klişe olduğunun farkında oluyorsunuz, konuşma bittikten sonra da kendinizi bu kadar kötü ve katı bir şekilde ifade ettiğiniz için, fikirlerinizi bu kadar yanıltıcı bir şekilde ilettiğiniz için kendinize küfür ediyorsunuz. Çok kötü bir his--kendinizi sahte hissediyorsunuz. Saatlerce, bazen günlerce geçmeyen kötü bir tat bırakıyor insanın ağzına böyle bir olay.

Son zamanlarda, hatta son yıllarda neden bu hise o kadar maruz kaldığımı merak ediyorum. Eskiden pek başıma gelmezdi bu, şimdiyse ağzımı açmaktan korkmaya başladım. Yanlış yerlerde miyim acaba, yanlış şeylerle mi uğraşıyorum?

Çarşamba, Ekim 07, 2009

İstanbul'da

İstanbul'a geldim ve İstanbul beni tanımadı, ben de İstanbul'u.

Kısa saçımla yakışıklı olmuşum. Saçımı kestirmem doğru seçimmiş. Tombul olmuşum. Çok kilo almışım, buram da dolmuş, şuram da dolmuş--10 kilo filan almışım, iki Bespelled olmuşum.

Yeni gözlüklerle İstanbul'u gördüm--Petek'ten köprü ışıklarını gördüm, İstanbul'daki arkadaşlarımın yüzlerini gördüm, okulumuzun yanındaki börekçinin adını okuyabildim: "Meşhur Rumeli Hisar Börekçisi" imiş. İstanbul'u gece görebildim--pek güzelmiş. Boğaz'ı, onu çevreleyen tepeleri, kıpır kıpır sularını, güneş ışıgıyla nasıl oynadıklarını, ruzgar varken o sulardan kagıttan yapılmışçasına giden gemileri tam sözüyle görebildim--pek güzellermiş.

Bebek kapısına inen yokuşun kenarlarındaki ağaçların bir kısmı kestaneymiş, tam Kişinev'de gibi (eski gözlüklerimle onlar sadece "agaçtı"). Ve tam Kişinev'de olduğu gibi, sonbaharın yaprakları sararıyor ve kestaneler küçük lastik toplar gibi her yere düşüp dağılıyor. Ve tam Kişinev'de gibi kestanelerle oynadım ve lise yıllarından bu yana yaşayamadığım Kişinev sonbaharını yaşıyor gibi hissettim kendimi.

Kilo almışım--derslere başladığım zaman verecekmişim. Yeni saçım çok güzel olmuş--eski saçım şekil almıyormuş, gençleşmişim. Bana alışılamıyormuş, yeni saçlarla çok normal olmuşum. Çok değişmişim, sokakta beni görseler tanıyamazlarmış.

Tanımıyorlar da. Komik oldu: eskiden kötü gözlerimin nedeniyle ben kimseyi tanıyamıyordum sokakta, insanlarsa beni tanıyıp çağırırdı, şimdi ben tanıyorum herkesi, onlarsa tanımakta zorluk çekiyorlar.

Büyük olmuşum. Güçlenmişim. Yeni saçlarla çok "cute" (tatlı) görünüyormuşum, tam "smart" (akıllı) tipi olmuşum--Oxford'da çalışan tipi. Göbeğim pek büyükmüş. Artık biraz kilo vermişim. Yeni tipimle tam televiziyondaki Amerikalılar gibi olmuşum. Yeni saçlarla tam yaşımı gösteriyormuşum--eskiden göbekli bir "teenager"e (ergene) benziyormuşum. Beslenmişim: "yanaklar!" Yeni gömleklerim çok güzelmiş. Giydigim tam gay gömlegiymis. Zaten pezevenk gömlegiymis giydigim.

Lafın kısası, bunlardır üç aylık bir aradan sonra İstanbul ve ben arasında geçen ilk muhabetler. İlk şaşkınlık geçtikten sonra birbirimize sarıldık ve her şeye ragmen birbirimizi sevdigimizi soyledik. Budur hikaye. Masal gibi--mutlu sonu bile var

Pazar, Eylül 20, 2009

"Normal" kavramı üzerinde alaturca denklemler

Karşımda iki tane grotesk haber var: bir ve iki.

İlk habere şimdilik değinmeyeceğim--böyle bir gaddarlığı yorumlamak için söz bulamıyorum. Hadi o zaman Myspace ve LastFM'ın Türkiye'de kapatılmasını yorumlamaktan başlayayım bu yazıya.

İnternet yasasının çalışmadığını, amaçlarına uygun olmadığını ve o amaçlara ulaşılmasını (sağolasın) sağlayamadığını, dolayısıyla tamamen gereksiz bir baş belası olduğunu Erdoğan bile anladı (bkz mesela). Peki neden bu, uygulaması hiçkimseyi memnun etmeyen yasa konusunda bir şey yapılmıyor? Çünkü Türkiye'de bir yasanın böylece yamuk işlemesi olağanüstü değil, normaldir. Ve malesef Türkiye’de “normal”in çeşitli anlamları olduğu pek dikkate alınmıyor: bu anlamlar karıştırılıyor ve bunun sonucu ortaya garip denklemler çıkıyor. Şöyle ki “olağan”, “normal” olduğu için, “olması gereken”e eşit oluyor. Asıl “olması gereken” ise, başka uygun bir değerin yokluğunda “inşallah”-a eşit kalıyor.

İnternet yasası böylece olağanüstü bir “başarı seviyesi” yakalayan tek kanun değil Türkiye’de. Bu tür yasalardan çok var bu ülkede ve onlarla nasıl başa çıkacağımızı öğrendiğimizi düşünüyoruz, yaratıcı ve esnek esasımızla gurur duyuyoruz. Mantık kolay: ülkece uygulanıyor, dolayısıyla değiştirilecek değil, idare edilecek bir şeydir böyle bir yasa. Aynen İstanbul'da trafik ya da Florida'da fırtına gibi, Türkiye’de yaşamaya tabi olan bir risktir ve onu idare edeceğiz. Türkiye’de düzenli bir şekilde görülen doğal afetler listesi: kuraklık, deprem, sel ve baş belası yasalar.

İşler böyle olunca İnternet'in sansürsüz ve insanın istediği gibi giyinme hakkı “olması gerekir” tabi, ve “inşallah” bir gün Türkiye, İnternet’i sansürlemesini gerekmeyeceği ve transeksüelleri (bile!) rahat yaşatabileceği derecede gelişmiş bir ülke olur. Şimdilik ise, Tayyip Bey giriyor Youtube-a, siz de girin, ey millet! Transseksüel arkadaşlarımızdan ise Türkiye’nin gelişme seviyesine karşı gerekli anlayışı sergilemelerini kibarca rica ediyoruz. Böyleyeken böyle--idare ediyoruz işte.

Cuma, Eylül 11, 2009

Hayrola?


hayrolamod


Perşembe, Eylül 03, 2009

Kitap-blog

Bir rüyam var--şöyle bir widget bulsam ya da yapsam ki, okuduğum kitapları yorumlarımla güzel güzel göstersin.

Şimdilik şu Shelfari zıvırı buldum--apacele. Epey güzel tarafları var, ama ne yazık ki kitaplar üzerinde kendi yorumlarımı görüntüleyemiyor blogda. İstiyorum ki mouse kitabın resminin üzerine gelince yorumum şöyle güzel pop-up şeklinde çıksın, ama yok.

Bir de Blogger dosya depolamaya ve kullanmaya düzgün yetki vermediği için kendi kodumu toplamaya kalkarsam, basit değil--kurnaz bir şey olması gerekecek; dolayısıyla işin içinden çıkmam.

Ne diyeyim, aramaya devam.

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

My Life According to Led Zeppelin

Blog camiasının daha yeğlerini edepsizce taklit ederek, ben de bunu yayımlamaya karar verdim. Facebook'ta dolaşan bir şey:
---------

Using only song names from ONE ARTIST, cleverly answer these questions. Pass it on to at least 10 people and include me. You can't use the band I used. Try not to repeat a song title. It's a lot harder than you think! Repost as "my life according to (band name)"

Pick your Artist:
Led Zeppelin.

Are you a male or female?
Poor Tom

Describe yourself:
Fool in the Rain

How do you feel:
Ten Years Gone

Describe where you currently live:
Down by the Seaside

If you could go anywhere, where would you go:
Over the Hills and Far Away

Your favorite form of transportation:
The Ocean.

Your best friend is:
Tea for One.

What's the weather like:
Hots On For Nowhere

Favorite time of day:
In the Evening

If your life was a TV show, what would it be called:
Communication Breakdown

What is life to you:
Good Times Bad Times.

Your fear:
Living Loving Maid (She’s Just a Woman)

What is the best advice you have to give:
Ramble On.

Thought for the Day:
The Song Remains the Same

How I would like to die:
When the Levee Breaks

My soul's present condition:
Trampled Under Foot.

My motto:
Nobody's Fault but Mine

Cuma, Ağustos 14, 2009

General işin içinde

Yaklaşık bir sene önce, İstanbul'da Sulukule'deki yıkımlar hakkında yazmıştım. Olay İstanbul kapsamında rutin estetik ve çağdaşestetik kaygılı tadilatlarındandı. Kompleks varmış, kurulacakmış. Eski bir mahale de varmış, çirkinmiş, fakirmiş, planlanmamışmış, gerici ve eskimişmiş ve artık kültürel olarak moda değilmiş. Teşvik dağıtılmışmış--o işte para varmış. Orada Romanlar yaşıyor(muy)muş--kompleks kuran insanlar bilmiyordu, ya da bilmek istemiyordu. Nasıl olsa o para oradaki Romanlar için değilmiş--bunu kompleks kuran insanlar biliyordu. Kısacası masal buydu. Sonu "sonuna dek mutlu mesut yaşadılar" değildi, ya da herkes için değildi. "Herkes"in bir kısmı evsiz, bir kısmı mağdur kalmış. Çünkü olayın başında tatlı vaatli ve kurnaz kontraktlı insanlar gönderilmiş mahaleye. Bu insanlar gelip her şeyi yasaya göre yapmış ve bu a-la-turca Grimm kardeşleri masalı mümkün kılmış. İşte böyle.

Eski yazımda, insanları kendi evlerinden zorla çıkartan polislerin ne hissettiklerini, yaptıklarıyla yaşayabilmek ve yaptıklarından sonra kendilerini insan sayabilmek için ne yaptıklarını, ne tür bahane ürettiklerini, kimden ve nasıl destek aldıklarını merak etmiştim. General eve geldiği zaman elindeki kanı yıkar demiştim ve nasıl yıkayabildiğini dehşetle merak etmiştim.

Aşağıdaki video bu tür bir yıkımdan hemen sonra generallerin davranışlarını göstermekle ilginç. (Başka bir yer, başka bir kontekst, doğru. Halbuki bu iki acımasızlık arasında bir aile benzerliği hissediyorum). Ve onu izledikten sonra demeliyim ki, belki o insanların muhtemel vicdanına fazla itibar ediyordum. Belki bazı generaller ellerini yıkamadan evlerine giriyormuş, çünkü onlar için kanlı eller sorun değilmiş.


<a href="http://www.youtube.com/watch?v=ysIaQUJWBdk">Original link</a>

Link