...


Cuma, Mayıs 22, 2009

Bir varmış bir yokmuş, Bakar'da bir sürü renkli kuş... (2)

Son yazımın devamı vardı taslaklarda. Bazı detaylara karar verememiştim, yazıyı göndermemiştim. Bir dilemadayım--"şimdiki ruh halimle pek ilgisi yok artık bu yazının, nasıl bugün yayınlarım?" diyorum bir yandan, öbür yandan "yakın geçmişte hissettiklerini yansıtıyor yazı, yaşantılarının yeri değil mi burası? eski yeni ne fark eder?" diyorum (kafasında her zaman iki ya da daha fazla sesin tartıştığı insanlardanım ben). Neyse ki kafa karışıklığımı buradan belirterek yayınlamaya karar verdim. Şimdi ise iyiyim, sevgili okuyucu, ve yakında hikayelerim de olur--görürsün. :-) 31/05/2009

* * *


<<< "Abartıyorsun, denemedin ki hiç" dersen, sayın okuyucu, emin ediyorum yanılıyorsun. O kuşların bazılarına özenip takip etmedim mi deli gibi? Onlardan bu yankıyı, bu neşeyi, bu şarkıları öğrenebileceğimi sanmamış mıydım aptalın umuduyla? Danslarını onlara katılarak öğrenebileceğimi düşünmemiş miydim? Onlarla uçuşup ısınmaya çalışmamış mıydım? Sonra bana kibar bir şekilde, onlardan olmadığımı, ve sadece dinlenmek için bankımın etrafında oynaştıkları zaman, sarp hareketler etmediğim sürece onlara eşlik edebileceğimi ima ettiler. Ki haklılar, ne diyeyim, ama üzülüyorum--çok üzülüyorum.

Az çok mutlu insanlar bunlar. Az çok bir hayata sahip olan ve o hayatın dokusunu hissedebilen, tadını alabilen insanlar. Kendilerini bir dünyaya ait hissedebiliyorlar. Dolayısıyla hikayeleri var ve onları anlatıp dinleyebiliyorlar. Ben ise ne zaman böyle insanlar arasında bulunsam kendimi, eski ve yeni hüzünlerimin beni ne kadar kıvırıp büktüğünü, kişiliğimi ve sezgilerimi ne kadar kötürüm ettiklerini fark ediyorum.

Bu anlamsız bozulmadan çirkin bir şey olamaz, bir insanın (hele kendi) büküklüğünü görmekten daha üzücü bir şey yok. Birkaç hafta önce, haftalarca süren bir bunalımın şahikası olan vahşi bir depresyon yaşadım. 16 saatlik bir cehennemden sonra kaynağını saptayamadığım bir iradeden ötürü toparlandım. Sonra iki son derecede normal, dengeli ve sakin gün yaşadım. ÇOK güzel günler değildi, olağanüstü günler değildi--sadece kendimi etkili ve azcık memnun hisettiğim günler. İşte o iki günün birinde yurduma doğru yürürken çevremdeki binalara baktım, ve ne kadar da normal gözüktüklerine şaşırdım bir anda. belki içeride insanlar televizyon izliyorlardı, belki yemek yiyor ya da pişiriyorlardı, belki köpekleriyle kedileriyle oynuyorlardı, belki çocuklar babalarına ya da annelerine sarılıp mutlu mutlu uyukluyordu, annebabaları da telefona cevap vermek için kucağı şefkatli bir şekilde bozmaya zorunda kalıyorlardı.

Normal, bir düzende yürüyen bir dünyanın normal, o düzende yerleri olan binalarıydı bunlar, ve onları öyle görebilmem bana değişik gelmişti. Onları farkedebilmem bile değişik gelmişti. Çünkü sadece birkaç saat önce canlı olarak yaşadığım bir kabusun birer sessiz parçasıydı o binalar--ucuz bir dekorun kaba biçilmiş öğeleri gibi dünyamın sefil arkaplanında yerlerini alıyorlardı. Ondan sonra o kabusteki ben aklıma geldi--çeşitli hüzünlerin ve kaygıların yüklerini sırtlayabilmek için aklı ve o dönemdeki hayatı gayritabii bir şekle bükülen insanvari yaratık.

Normalite hissini ne kadar özlediğimi anladım o gün. İvedi bir durumda olmadığım için çiçek salabildiğim, içim rahat olduğu için etrafımı fark edebildiğim günleri özlemek...ne kadar trajikomik bir özlem ve ne kadar derin bir ruhani sefalet işaretlemekte!

Oysa ki eskiden benim de hikayelerim vardı hep. Güzel hikayelerdi, ve ne kadar da güzel anlatabiliyordum!

0 ones and twos: