...


Pazar, Ağustos 31, 2008

General ellerini nasıl yıkar?

Bu postu bir arkadaşıma mektup olarak başladım, ama çok genel oldu ve çok uzadı--düzenleyip buraya yayımlayayım dedim
--------
Deryik'in son yazısını okuyup Sulukule'deki yıkımları hakkında öğrendim. Belki biliyorsunuzdur bu siteyi:

http://romanistanbul.org/index.php/2006/09/25/deneme/

Linki takip ederseniz bir video bulursunuz--başka bir yıkım hakkında. İnsanlar konuşuyor--şaşırıyor insan, inanılamayacak boyutta bir haksızlık oldu orada: tapulu binalar bile yıkılıyor ki bu artık resmen özel mülkiyete saldırı ve el konulması, hani her anayasanın ilk maddelerinde söz edilen ve en vahşi kapitalizmi savunanların bile itiraz etmeyeceği bir haka saldırı (yaşam hakkına dolaylı olarak itirazları olanlar var maalesef, ne garip--değil mi?).

Halbuki ben irkilsem de o kadar şaşıramadım çünkü kanunlar öyle uygulanıyor işte (ve ben bunu kaç defa daha küçük boyutta yaşadım; son zamanlarda da elçilik-bakanlık-okul-emniyet-yurt "poligonu" içinde yaşıyorum)--"hatalar" oluyor, "bilmeyen" ve/veya "bilmek istemeyen" ilgilenmeyip kafasına göre davranıyor, bilip de "bir şey yapamazsınız" diye haksızlık edenler de çıkıyor, kamu denetimine açık olmayan yerel makamların kararları anayasada yazanların önüne geçebiliyor, kanunların içinde tutarsızlıklar olup hesabı sana çıkıyor v.s.

Tek beni şaşırtan bu aptal tiyatronun ulaşabildiği vahşiyet. Evleri yıkılmak üzere o insanları aldatarak veya zorla çıkartan polisleri düşünüyorum, sevgili okuyucu, ve içim dönüyör, iğreniyorum. İç hallerini düşünüyorum bu insanların, onların gözlerinden bakmaya çalışıyorum. Çıkan bu:

"İş günü: emir geldi--evler yıkılacak, yerlerinde kompleks kurulacak. insanları çıkartmak lazım evlerinden. Yalan söyleyip çıkartıyorum, gözyaşılara göz yumarak direnenleri zorla çıkartıyorum. Her şey yıkılacak, bundan dolayı kalbimi sertleştiriyorum onlara karşı: söz dinlemiyorum, belge melge bakmıyorum. Nasılsa bana emredenler ne yaptığını bilir--varsa bile geçersiz olması lazım bu belge. Benim işim insanları çıkartmak, belge kontrol etmek değil--anlamam ki, avukat değilim! Evlerin yıkılmasını, bunu izleyen sahiplerinin acısını, ağlamasını, bana tükürmesini, küfür söylemesini sakin izliyorum. Belki kalbimde "nazik" ve "insani", ama "zihinsel sağlığıma" zarar getirmeyecek kadar hafif bir acıma duygusu var, belki yüzüm o acımayı ifade ediyor bile. Belki ona uyup insanları hafiften sakinleştirmeye çalışıyorum, işlerine asla yaramayacak tavsiyler veriyorum. Halbuki bunu çok çaba harcayarak yapmıyorum, konuşanların derdini de dinlemiyorum. Çünkü dinlersem haklılığımı yitirebilirim ve ruhi bir cehenneme boğulurum. Bundan dolayı işte dinlemiyorum ve şimdiden her şeyi unutmaya hazırlanıyorum--düşünmüyorum fazla olayı, ciddi bakmıyorum ona. İz olarak kalan o hafif ama yakıcı suçluluk duygusunu ise gömüyorum bilinçaltının bilmem hangi köşesine: herkesten saklıyorum ve en çok kendimden. O gece eğlenceye gidip içiyorum--zor bir gündü, toparlanmam lazım. Hangi sebepten dolayı bilmem olayı arkadaşlarıma anlatıyorum. Ciddi ciddi konuşmuyorum--öyle ilginç bir şey söyler gibi anlatıyorum, kabaca anlatıyorum, aptal aptal gülümseyerek, neredeyse şaka anlatır gibi: eğlence ortamı bunu gerektiriyor. Arkadaşlarımın eğlencesini bozmak istemem, ciddi konuşulur mu ki eğlencede? Arkadaşlarım moralsizliğimi yine de anlıyor, beni teselli etmeye çalışanlar oluyor. Fazla düşünmememi, kendimi yıpratmamamı söylüyorlar--sadece işimi yapmışmışım, yapacak bir şeyim yokmuşmuş, ben olmasam direnenler enkaz altında ölecekmişmiş, onlara belki de yardım etmişmişim. Konu burada kapanıyor. Sabah yeniden işe"

Böyle bir deneyimi olup da insan nasıl yaşar? Ruhi ve ahlaki bir bütünlük korumaya nasıl çalışır? Kendini nasıl insan sayar? Nasıl gülümser ve güler? Sevdiklerine nasıl dokunur, nasıl onlara şefkat gösterir bundan sonra? Nasıl inanır bir şeye? Dini varsa nasıl inanır bir Tanrıya? Yaptığını ahlaki ve/veya dini ilkeleriyle nasıl barıştırır? Bu korkunç suç karşına hayalet gibi çıkarsa ne der kendine? Soyut mu bakar? Psikologa gidip mi söyler? O psikologla beraber bu kötü "suçluluk duygusu"na karşı mı savaşır? Ondan kendinin "bu dünyadaki en önemli insanın olduğunu" öğrenip "ilk önce kendine" bakmaya mı çalışır?

Ama var! Böyle bir deneyimi olup intihar etmeyen, deli olmayan, hatta kendini rahat hissedenler var. Böyle bir işe eli bulaştıktan sonra insanlıktan ve ahlaktan konuşanlar var, böyle bir deneyimden sonra sıcak bir şekilde dua edenler, camisine kilisesine gidenler var. Ve bunlar istisnalar değil--kuraldır. Geri kalanlar "hasta", "adapte olamayan", "o kadar güçlü olmayan", "dokunaklı" v.s.

Burada çözemediğim bir "complexity of human spirit" var, arkadaşlar, bunca korkunç deneyimle "normal" yaşayabilmekte . Dostoyevski'de görünebilecek şeylerden biri sanki. Ve hiç ama hiç neşelendirmiyor beni bu "keşfettiğim" derinlik ve complexity, en soyut seviyede bile bana katan bir şey olarak göremiyorum onu (olgu olarak, bilgi olarak da olsun), tam tersi: iğrendiriyor ve nefret ettiriyor beni bu "derinliği" görmek, ve bu duygular aracılığıyla ruhi yapımın en temelinde bir çatlak açılmış oluyor. Kahrediyor oluyorum insan ruhunun dostoyevskiliğini.

Benzer bir konuyu ele alan bir yorumumda "General eve gelince ellerindeki kanı yıkar" gibi bir şey söylemiştim. Cümlenin anlamını açıklamaya çalışayım. O yorumda "general", soyut bakarak (taburlarla düşünerek) insaniyetsiz ve acımasız şeyler söyleyebilen ve yapabilen bir insanı simgeliyordu. Fikrim oydu ki general eve gelince acımasızlığını savaş cephesine bırakmaya çalışabiliyor, ailesiyle ve arkadaşlarıyla insaniyetli ve şefkatli olmaya çalışabiliyor. Böylece arkadaşları olabiliyor, hatta bazıları onun hakkında "iyi bir insan" diyebiliyor. Yani bu insan ancak belli bir çerçevede ve belli bir soyutlama sonucu katil olabiliyor. Ve tam da bu soyutlamayı yaptığı için elini kandan yıkayabilmiş oluyor, kendini insan saymaya ve başkalara saydırmaya devam edebiliyor.

Hiçbir zaman generalin o kanı nasıl yıkayabildiğini anlayamadım, şu ana kadar da anlayamıyorum ve anlamak da istemiyorum. Yaptığın bir vahşiliği nasıl soyutlarsın? Nasıl çerçevelersin? Nasıl "ama" dersin? İnsaniyetini de çerçeveleyip kendini insanyetli saymayı nasıl devam edersin?

Zira insaniyetimiz evrensel mi? Çerçevelemiyor muyuz onu, her birimiz? En "evrensel" insaniyetli duygularımızı kime uygulayacağımızı ve kime uygulamayacağımızı seçmiyor muyuz her gün? Evet o insandır, yaşamaya hakkı var ama bu--savaş! Evet o insandır, barınağa hakkı var, ama o evsiz. Evet o insandır, kişisel bir hayatına ve gizliliğine hakkı var ama bu--kurumun kuralı. Evet o insandır, çalışmaya hakkı var, ama o göç. Evet o insandır--kendi (tapulu!) evinde yaşamaya hakkı var, ama...kompleks kurulacak. en beteri! Binlerce derdin yanından görmez gözlerle geçmiyor muyuz? Maalesef geçiyoruz. Maalesef bu yanımızdaki, önümüzdeki, burnumuzun tepesindeki dertleri görmek ve farketmek için çaba harcamamız lazım, bu dertlere ibaret bir şey yapmak için de çaba harcamamız lazım. Varsayılanı görmemek, varsayılanı bir şey yapmamak. Ama büyük konuşuyoruz: insaniyet, ahlak, insan hakları. Hepsi evrensel şeyler...ne yazık ki darcık çerçevelerde.

Benim için bu "kan yıkamacası" belki de insanın en çirkin tarafı: insanın ayıbı. Ve de bunu hepimizin farklı durumlarda, farklı biçim ve derecede yaptığımızı diyen kötü bir hisim var. En azından ben yaptığımı biliyorum. İnsana inanamıyorum bugün, arkadaşlar. Üzgünüm

0 ones and twos: